26 Ağustos’tan 1 Eylül’e

26 Ağustos’tan 1 Eylül’e
Karakter Boyutu

26 Ağustos’tan 1 Eylül’e

26 Ağustos’tan 1 Eylül’e

Dumlupınar yüksekliklerinde birkaç Yunan subay karşıdaki Türk mevzilerini gözetlemekteler. Bir şeyler yakalamak imkânsız, hava durumu dürbün kullanmaya bile engel oluyor.

Anlaşılmaz bir huzursuzluk var karşıda. Havacılar da bunu doğruluyorlar. Birlikler kuzeye doğru ilerliyor. Hoşa gitmeyecek bir kargaşalık.

-"Gazetelere bakılacak olursa, Ankara’da isyan çıkmış, Mustafa Kemal de Konya’ya kaçmış.”

-“Açlıktan ölme derecesine gelmelerini bekleyeceğiz. Neyse ki, orduyu sevk ve idare eden büyüklerimiz kuzey cephesini pekiştirdiler.”

-“Orada ümitsizce bir hücum hazırlanıyor. Gülüştüler.”

-“Bu sıcaktan kurtulup ta İzmir’e yerleşsek ne iyi olacak.”

-“Mesafe çok uzun değil mi? Genel karargâh cepheden 300 Kilometre uzakta bulunuyor.”

-“Bir parti briç oynasak nasıl olur?”

Anadolu’da asker hayatı, Allah için eğlenceli denemez. Yıllardan beri siperler içinde yaşıyorlar. Yiyecek yok, arkalarındakiler de öylesine. Kışın soğuktan donuyorlar, yazın ise sıcak vücutlarını kavuruyor. Çoğu zaman güneşi bile gölgeleyen sapsarı toz bulutları.

Gece gündüz talim etmek, devriye gezmek, nöbet beklemek var. Hiç de ödüllenmeyen vazife, savaş tekniği. Ne işe yarıyor, sanki? Gazi Mustafa Kemal Paşa da bir türlü hücum emri vermiyor.

Yan tarafta da demirler dövülüyor, İstihkâmlar kazılıyor, makineler monte ediliyor. Taşıtlar sürülüyor. Arada bir zaman geçirmek için top oynuyorlar.

Subayların hayatı daha eğlenceli denemez. Askere verilen aylıktan on para fazla aldıkları yok. Yiyecekler de aynı. Onlar da böylece dolaşıp duruyorlar.

Ankara’da millet temsilcileri işleri uzatıyor. Akılları fazla ermeyen siviller, ukalâ, korkak insanlardır. Artık askerler de Gazi’nin düşüncelerini kavrayamaz olmuşlar.

Görüşmelere yanaşmıyor, hücum ettirmiyor; askerleri durmadan oradan oraya sürüklüyor. Herkese dişlerini gösterip, savaş vergisi olarak her şeyi ele geçirtiyor, topluyor, biriktiriyor.

Hâlbuki Ağustos ayına geldik. Birkaç hafta sonra kış başlayacak. Böylece bir yıl daha geçmiş olacak. Gelecek ilkbahara kadar beklemek gerekecek.

Gene Enver Paşa’nın ismi ortaya çıktı. Rusya’da dolaşarak, Türkmenleri Bolşeviklere karşı ayaklandırıyormuş, güya da Buhara’ya emir tayin edilmiş. Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya mektup göndermiş, fakat dönmesine izin verilmemiş.

Hâlbuki eski başkumandan yardımcısı çoktan toprağa gömülmüştü. Kızıl süvarilerin kılıçların altında son nefesini vermişti Buhara’da.

Siperlerdeki askerler birbirlerine durmadan bu gibi hikâyeler anlatıyorlar.

Kader, Allah’ın emri yerine gelecek. Dumlupınar’da bekleyen askerlerin alınyazısını bilen yok tabiî.

Gazi cepheye gelmiş. Bütün siperler birdenbire canlanıyor.

İsmet Paşa’nın karargâhında futbol maçı var. Kumandanların hepsi seyre gelmişler.

Gece küçük bir kulübede toplandılar. Ertesi gün de Gazi geri döndü.

Öylesine bir kaynaşma başladı ki...

Güneşin boğucu sıcağı altında bütün gün kuzeye doğru yürüyorlar. Ortalık kararır kararmaz, hızlı adımlarla tekrar geri dönüyor. Günlerce, gecelerce, bu yürüyüş devam etti. Yunan uçakları hatların üstün¬den heyecan içinde dolaşıp, etrafı kontrol ederek, haberler ulaştırıyorlar.

Şimdi karşı tarafta da aynı hareket başlıyor. Fakat onlar gece olunca geri dönmeyip, kuzeye doğru yollarına devam ediyor.

25 Ağustos günü gene bir haber ağızdan ağıza dolaşmaya başladı:

-“Gazi cephede.”

Gece yarısı bütün cepheye hücum emri verildi. Gün doğar doğmaz 1310 numaralı tepeye hücum edilecek.

Kayışlar sıkıca bağlandı, tüfekler bir kere daha gözden geçirildi. Bataryalar atışa hazır. Yanlarında da bol cephane vardı.

Güneşin ilk ışığı, yakıcı bir yay gibi, gecenin karanlığını delerek Dumlupınar’ın kıvrımlı tepelerine doğru uzandı.

Birdenbire toprak sarsılmaya, top sesleri etrafı inletmeye başladı. Yunanlı askerler uykudan uyanıp da gözlerini ovuşturmaya vakit buluncaya kadar Türkler siperlere atlamışlar. Düşman üstünlüğünü eritmeye hazırlanmışlardı. Dumlupınar’da herkes şaşkın vaziyete düştü. Kuzeyde Eskişehir’den hücum bekledikleri için, o cepheyi güçlendirmişlerdi.

Yunan generalleri hırstan çatlayacaklar. Fakat ne de olsa, gene Dumlupınar’da kuvvetli bulunuyorlar. Ele geçirilmesine imkânsız olan tepelere hücum etmek de ne demek oluyor? Bu işe şeytan mı karıştı yoksa?

Genel karargâhın bu husustaki fikri ne? Hiç!

Genel karargâhla cephe arasında bağlantı kesilmiş. Hiç olmazsa kuzey cephesiyle anlaşmalı. O da imkânsız.

Türkler ilk hücumda hatları kesmişler. Cephe ikiye bölünmüş bulunuyor.

Tepelerde hilâl dalgalanıyor, kırmızı rengiyle güneş ışınlarını selâmlamakta.

Atina’daki efendilerin nefesleri tutulmuş. İzmir’de güzel günler geçiren Başkumandan Hacı Anesti geri çağrıldı. Yerine Trikupis cephe kumandanlığına tayin edildi.

Orduyu düzene sokmaya çalışıyor, ama faydasız. Askerlerin düşüncesi; ‘deniz, denize ulaşmaktı.’

Trikupis, çekilme sırasında rastlayacakları şehirleri, köyleri, camileri yakmak emrini verdi. Halk da tabiî mitralyöz ateşine tutulacak. Merhamet etmek yok; yaşlılar, kadınlar, çocuklar aynı işleme tutulacak.

Gazi Mustafa Kemal Paşa cephenin hemen arkasındaki tepelerden aşağı bakıyor. Vahşi bir kargaşalık, alevlerin yükseldiği yerlerden, yananların haykırışlarını duyuyor.

Sonunda kesin emri veriyor:

-“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz. İleri.” Ertesi gün, yani 2 Eylül 1922 de Trikupis ordusuyla beraber Çalköy’e ulaşmıştır.

-“İleriye.”

Anadolu evlâtları yaylalar üzerinden saldırıyor.

-“Hedefiniz Akdeniz.”1

1 BANOĞLU, Niyazi Ahmet, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Garanti Matbaası, İstanbul 1967, s. 208-212.

Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

Bu yazıyı paylaş
Kapat
0/0
26 Ağustos’tan 1 Eylül’e